Darbeciler neden hak ihlallerinden sorumlu?

From B-Ob8ungen
Jump to: navigation, search

Eylül 2010'da yapılan Anayasa değişikliğinden sonra birçok yerde verilen resmi şikayetler sonucunda nihayet Haziran 2011'de 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren dönemin Genelkurmay Başkanı General Kenan Evren (93) Ankara'da ifade verdi. Gazetelerde yer alan bilgilere göre Kenan Evren'e yönetilen 12 soruya 2,5 saat içinde yanit vermiş. Sorular tek tek açıklanmamış olmakla beraber çok genel düzeyde kaldığı anlaşılıyor.[1] Bu yazı ile 12 Eylül ile hesaplaşmayı nasıl ele alınmalı ve "Darbeciler neden hak ihlallerinden sorumlu" olduklarına dair sorulara yanıt aranmaktadır.

Genel durum

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 13 Eylül 2010 tarihli suç duyurusu üzerine dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın yargılanması için resmen soruşturma başlattı. Tarihi soruşturma 2010/605 hazırlık numarası taşıyor.

12 Eylül’de yapılan referandumda, Anayasa’nın geçici 15’inci maddesinin kaldırılmasıyla, Evren’in de aralarında bulunduğu komutanların ve diğer kamu görevlilerinin yargılanıp yargılanamayacağı tartışması alevlenmiş ve pek çok ilde suç duyuruları yapılmıştı. Ankara’da, İHD’nin yanı sıra Yetmez Ama Evet Platformu, Mazlum-Der, 12 Eylül döneminde işkence gören bazı ülkücüler, BDP’li milletvekilleri de suç duyurularında bulunmuşlardı. Savcılığın, Ankara’da yapılan suç duyurularını tek bir dosyada birleştirmesi bekleniyor. Darbe, Ankara’dan yapıldığı için Türkiye tüm suç duyurularının Ankara’ya gönderilebileceği belirtiliyor.

İHD’nin işleme konulup, 2010/605 hazırlık numaralı dosyaya konulan suç duyurusu özetle şöyleydi: “Milli Güvenlik Konseyi adı altında 12 Eylül 1980’de ülke yönetimine el koyan ve 24 Kasım 1983 yılına kadar bu statüsünü sürdüren askeri cunta yönetiminin hayatta kalan üyeleri Kenan Evren, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya’nın işlediği, Nürnberg Şartı ile kabul edilmiş ve tüm devletlerin kendi kanunlarında yer almasa dahi suçun oluşumu halinde takip etmek zorunda oldukları uluslararası hukukun buyruk kuralı niteliğine sahip insanlığa karşı suçlar ve resen takdir edilecek suçlar nedeniyle haklarında Başsavcılık tarafından ceza davası açılması ve haklarında gerekli önlemlerin alınması istemidir.”

Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hüseyin Görüşen bir özel yetkili savcı ile birlikte yürütülen soruşturma ise "Anayasal düzeni değiştirmek" suçlaması temelinde yürüyor.

İşkence

Darbeciler "işkence yasalarda yasak" ve "işkence emrini vermedik" demekle sorumluluktan kurtulabilecekler mi? Bence hayır. 12 Eylül müdahalesi ile sadece Süleyman Demirel'in Başbakan'ı olduğu hükümet görevden alınmadı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedilmedi, partiler ve sendikalar kapatılmadı. 13 ilde geçerli olan sıkıyönetim tüm 67 ile genişletildi. Darbeden 5 gün sonra 17.09.1980 tarihinde sıkıyönetim ve olağanüstü halde azami olan 15 günlük gözaltı süresi 30 güne uzatıldı. İki ay geçmeden 07.11.1980 tarihinde 30 günlük gözaltı süresi 90 güne (üç ay) uzatıldı. Ancak 10 ay sonra 05.09.1981 tarihinde 90 günlük gözaltı süresi 45 güne indirildi. 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan genel seçiminden sonra bu durum Mayıs (Haziran) 1985'e kadar devam etti. Ondan sonra gözaltı süresi olağan olarak idare edilen bölgelerde 15 güne indirildi. OHAL'de ise 30 gün olarak devam etti.

O tarihlerde gözaltı dış dünya ile tüm bağlantıların koparıldığı (Latince'de incommunicado derler) bir süreçti. 90 gün (üç ay) dünyadan kopuk olan insanlara akla hayala gelmeyen işkence yöntemlere uygulamak kolaydı. Bazen üç aylık olan süre işkencecilere yetmedi. Buna ilişkin örnekler 1996 yılında Sedat Caner anlatmıştı. İfadesine göre Hamit Kapan 200 gün gözaltında kalmış ve kaplumbaşı kafesine konulan Garbis Altınoğlu 120 gün gözaltında kaldığı söyleniyor.[2] Yanında işkence ile öldürülenlerin olduğu bir başka tanık, Akif Keçeli, 120 gün gözaltında kaldığını söylüyor.[3] Tüm işkenceler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3üncü maddesinin ihlali sayılır.

İşkence altında ölümler

Dünyadan kopuk gözaltı süreleri 90 güne çıkarmakla darbeciler işkencenin artmasından sorumlu oldukları gibi işkence altında ölümlerin çoğalmasından da sorumlu. 12 Eylül sonrası işkence sonucu ölenlerin kesin sayısını kimse bilmiyor. Muhtemeln İHD kaynaklı 171 kişi işkence ile öldürüldü rakamı epey yaygın. Fakat ben değişik kaynaklar kullanarak çok farklı bir rakama ulaştım.

İşkence sonucu gözaltında ölüm konusunda TİHV tarafından sunulan, 15 yıllık bir dönemi kapsayan ve Mart 1996'da yayınlanan "İşkence Dosyası"nda bulunan bir listeyi temel aldım. Bu listeye göre 419 kişi gözaltında yaşamını yitirmişti. İlk işim "kayıp" olanları bu listeden çıkarmak oldu. TİHV çalışmasında bazı alt kategoriler de oluşturmuştu (örneğin tıbbi ihmal ya da açlık grevi sonucunda ölenler). Ben bunları dahil etmedim. Resmi iddiaya göre "intihar" etmiş kişiler için ölüm gözaltında gerçekleştiğinde dahil ettim, cezaevinde olduğunda dahil etmedim. Resmi iddianın doğru olduğu durumlarda (yani bir insan kendi eliyle hayatına son verdiğinde) işkence rol oynamış olabilir. Bunun olasılığı gözaltında daha yüksek. Ayrıca gözaltında bulunan insanlara bu "fırsat" verilmesi dahi şüpheli (üst katlardan atlayanlar olduğu gibi boynundan daha küçük yerlerde ip olarak elverişli olmayan araçlarla intihar edenler hafızada).

Hastalanarak ölenlerde hastalığının işkence sonucu oluşup oluşmadığına karar vermek gerekirdi. Bir de gözaltından sonra ölü bulunanlar için soru "vurularak mı öldüler" yoksa "işkence ile mi"? Dahil edilenler için işkence ile öldürülme ihtimalini gördüğüm olaylardır. 15 yılı kapsayan rapordan sonraki 5 yıl için TİHV'in yıllık raporlarını kullandım. Yukarıda izah ettiğim kıstaslara göre 75 kadar olay listeden çıkardım. Fakat özel olarak tuttuğum arşiv ve başka kaynaklardan (örneğin İHD listesi) 50 kadar "yeni" olay buldum. Bu şekilde 12 Eylül'ü takip eden 20 yıl içinde muhtemelen işkence sonucu ölen 428 kişinin ismini buldum.[4]

İşkence ile elde edilmiş deliller

12 Eylül'ün bir başka bir özelliği de sadece sivillerin askeri cezaevlerinde tutulması değil, askeri mahkemelerde yargılanmaları oldu. Bunun yasal temeli 1402 sayılı yasadır.[5] Burada gene darbeden sonra yapılmış bir değişiklik söz konusu.

Emir-komuta zinciri içinde olan askeri hakimler, enazında tayın durumları tamaman Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kurallarına bağlı olmakla tarafsız ve bağımsız karar vermeleri düşünülemez (buna ilişkin yapılan tartışma ile AİHM kararları burada konu dışı tutulmuştur). Burada önemli olan bu yargıçların işkence iddiaları karşısında aldıkları tutumdur. Bu mahkemelerde yüzlerce (hatta bazen binin üzerinde) sanıklı olan davalarda polis ifadelerinin işkence ile elde edildiği sürekli dile getirilmesi, ancak ne askeri savcılar ne de yargıçlar bu iddiaların soruşturulması için harekete geçmemesi asıl sorundur. Savunma makamından ileri sürülen "İşkence ile elde edilmiş ikrarın delil niteliği taşımıyor" taleplerini de ya görmezden gelindi, ya da hiç ikna edici olmayan laflar ile geri çevrildi. Örnek olarak Erzincan 3. Ordu 2 No’lu Sıkıyönetim mahkemesi, 24 Ocak 1984 tarih ve 1982/160 E. 1984/5 K. Sayılı kararında aynen şöyle demektedir:

“…Bir an için işkence yapıldığı kabul edilse bile, işkence sanıktan doğru cevap almak için yapılmaktadır. Eğer doğru olmayan uydurma cevaplar verilirse, işkencenin gayesi doğru cevap almak olduğuna göre, işkence daha da artırılacaktır.o halde bu durumun sanıklarca da bilinmesi tabii olduğuna göre, bu önermenin mantıki sonucu, işkenceye maruz kalanın doğru cevap vermesidir. Aksi taktirde, işkenceye artırılarak devam edilecektir. Öyleyse, ifadelerin işkence altında alındığı sabit bile görülse, bu, ifadenin gerçek dışı olduğunu, itibar edilemeyeceğini ortaya koymaz. Şu halde, işkence ayrı, işkence sonucu verilen ifadenin doğruluğu ayrı şeylerdir….”

Askeri Yargıtay 3.Dairesi de 4 Eylül 1984 gün ve 1984/107-375 sayılı kararında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“…Bir ikrarın elde edilişinde, işkence yapıldığı veya başka türlü hileli yollara başvurulduğu gerçekleşse dahi, bu tür davranışlar görevlilerin sorumluluğunu gerektiren ayrı bir husus olacağından, eğer ikrar, başka yan deliller ve maddi olaylarla teyit ediliyorsa, bunun değerlendirilip hükme dayanak yapılmasında, hukuki bir sakınca bulunmamaktadır…”[6]

Farklı bir ses, ancak darbecilerin sadece 5 generalden ibaret olmadığına ilişkin bir örnek de şu: Orgenerel Necdet Üruğ İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olarak 4 Aralık 1979 tarihinde yapılan sıkıyönetim koordinasyon toplantısında "suçluyu konuşturmak için... yapılan en küçük bir müdahale işkence avazelerine sebep olmaktadır...[ve] işkence avazeleri karşısında derhal polis aleyhine soruşturma açılmaktadır", diyordu.

İdam

İdam cezası yasalarda var olduğu müddetçe bir kişiyi idam cezasına mahkum etmek veya verilen kararı infaz etmek yaşam hakkı ihlali sayılabilse de mahkemelerde yargılanabilecek bir suç değil. Buna rağmen idam cezalarına başvuran yönetim, askeri mahkemeler ve Danışma Meclisi[7] halka korku vermek için 1972 yılından beri uygulanan idam cezalarına hiz verdi. Almanya'da iken Türk gazetelerden elde edilen bilgilerde Haziran 1986'a kadar şu rakamlar çıkıyor. Sıkıyönetim ilan edildiği Aralık 1978'tan başlayarak

  • 649 kez idam cezası verildi
  • 50 kişi idam edildi (mecliste onaylanan 5 idam kararı daha var, ancak mahkum olanlar firarda olduğu için idam cezaları infaz edilmedi
  • 02.05.1986 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre 91 idam kararı mecliste onay bekliyordu. 1989 sonunda bu rakam 255 ulaşmıştı.[8]

Düşünce suçu

Burada gene önce af örgütünün "Türkiye Dosyası" (Kasım 1988) adlı bir raporundan şöyle bir alıntı var: "1980 ile 1983 yılları arasında 796 gazeteciyi içeren 632 dava açıldı, bunlardan 218 gazeteci hapsedildi."[9] Tabii şiddeti çağrı içermeyen düşünceyi suç sayan zihniyet sonucunda yargılanan ve cezaevinden bulunan insanlar gazetecilerle sınırlı değildi. Ünlü DİSK davasında 1.477 sanıktan askeri savcı 78'i için idam kararı verilmesini istedi. Türk solunda şiddetten yana olmayan örgütlere üye olma iddiası ile dönemin 141. maddesi ile yargılanırken (TİP, TSİP gibi) silahlı olmayan Kürt örgütleri de 171. maddesi ile cezalandırıldı (PSK, Rizgari gibi). Kürtlere bir de "bölücü propaganda" yasaklayan madde 142 ve dini guruplara da madde 163 uygulandı. Bu insanları yargılayan gene askeri mahkemeler ve yargıçlar idi.

Peki, darbeciler ne yapabilirlerdi? Üç yıl gibi kısa bir sürede Anayasa'yı değiştiren ve 800 kadar yeni yasa çıkartan bir irade isteseydi elbette TCK'de gerekli değişiklik yapabilirdi (nitekim 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası'yla madde 140, 141, 142 ile 163 Nisan 1991'de iptal edildi). Burada "işkence ile edilmiş ifadelerinin delil olarak kullanılması" olgusunda olduğu gibi darbecilerin düşünceyi suç saymakla sürekli işlenen bir ihlalin önüne geçmemiş olmamaları söz konusu. Bunun yasalardaki adı "görevi kötüye kullanmak" mıdır yoksa başka bir ihmal mı hukukçular ayrıca tartışabilir.

Adil yargılama

Askeri mahkemelerince verilen idam kararlarında olduğu gibi düşüncelerinden ötürü yargılanan ve uzun yıllar cezaevlerinde tutuklu bırakılan insanların adil yargılanmadıkları bir gerçek. Böyle Avrupa İnsan Hakları Sözeleşmesi'nin (AİHS) 6ıncı maddesi ihlal edilmiş oluyor. Bu konuya ilişkin uluslararası af örgütünün 1986 yılında yayınlamış bir raporuna bakmakta fayda var. Sitemde bu rapor Fair trial of civilians at military courts ismi ile mevcut. Bir de Internet'te bulduğum ve belki 78'liler Vakfı tarafından hazırlanan örnek bir dilekçe de göz atalım.[10]

  • 12 Eylül yargılamaları, “DOĞAL YARGIÇ İLKESİNE” aykırıdır
  • 12 Eylül Yargılamaları, Yargının Bağımsızlığı İlkesine aykırıdır
  • 12 Eylül Yargılamaları, Kanun Önünde Eşitlik İlkesine aykırıdır
    • Yargılamayı yapan mahkemeler, tarafsız ve objektif davranamamışlardır. Aynı suçu işleyen sağ ve sol düşünceli sanıkları farklı kanun maddelerine göre yargılayıp farklı cezalara hükmetmişlerdir. Bu durum kanun önünde eşitlik ilkesine aykırıdır.
    • Sıkıyönetimin Askeri mahkemelerinde yargılananların, genel mahkemelerde yargılanan sanıklara tanınan haklardan faydalandırılmaması da “KANUN ÖNÜNDE EŞİTLİK “ ilkesine aykırıdır.
  • Bu dönemdeki yargılamalarda “YARGILAMANIN ALENİLİĞİ İLKESİ” ayaklar altına alınmıştır. Yargılamalar çoğu zaman kamuoyuna açık değil kapalı yapılmıştır. Böylece saydamlık yerini keyfiliğe bırakmış ve yargılamada kamuoyunun denetiminden kaçınılmıştır.
  • 12 Eylül yargılamalarda hakaniyete uygun olarak yargılamada “SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ” sağlanmamıştır.
    • Yargılamalar makul süre zarfında başlatılıp, bitirilmemiştir. Kimi zanlılar yıllarca tutuklu kaldıktan sonra ancak iddianameler düzenlenip davalar açılabilmiştir. Pek çok sanık, suçlamanın niteliği ve sebebi hakkında uzun süre sağlıklı ve doğru bilgi edinememişlerdir.
    • Bir çok sanığa, ne ile suçlandığı anladığı dilden kendisine bildirilmemiş, yargılama dilini anlamayanlara bedava tercüman sağlanmamıştır.
    • Savunmanın hazırlanması için gerekli imkan, zaman, ortam ve kolaylıklar sağlanmamıştır. (Dosyayı serbestçe inceleme ve isterse dosyadan belge alma, avukatıyla serbestçe görüşme, kağıt, kalem, daktilo, yasal mevzuat sağlama vs.)
    • Sanığın kendi kendisini savunması yahut kendi seçtiği bir müdafii veya mahkeme tarafından tayin edilmiş bir avukat yardımından çoğunlukla mahrum bırakılmıştır. Adana Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanan Serdar Soyergin’in avukat talebi, “daha önce bu yönde istekte bulunmadınız” denilerek reddedilmiş ve tek celsede idam kararı verilerek cezası infaz edilmiştir. (Soyergin’in yakalanıp yargılanarak idam edilmesi toplam 43 günde tamamlanmıştır). Ekonomik gücü olmayanlara da avukat sağlanmamıştır.
    • Sanıkların avukat yardımından yararlanmaları hususunda da ciddi pratik engeller oluşturulmuştur. Gözaltına alınanlardan uzun zaman haber alınamıyor ve nerede oldukları tespit edilemiyordu.
    • Siyasi dava sanıklarının müdafiliğini üstlenen avukatlara sanık muamelesi yapıldığından, pek çok avukat siyasi davalarda savunmanlık yapmaktan korkmuş ve çekinmiştir.
    • Sanığın kendisini savunabilmesi için mahkeme huzurunda hazır bulunması şarttır. Oysa ki yargılama çoğu zaman sanık veya sanıkların yokluğunda yapılmıştır.
    • Bu dönemdeki tüm yargılamalarda delilden sanığa ulaşmak yerine, işkenceli sorgularla sanıktan delile ulaşmaya çalışılmıştır ki bu durum çağdaş hukuk anlayışı ile bağdaşmaz.
  • Bu yargılamalarda “SUÇSUZLUK KARİNESİ” ayaklar altına alınmıştır. Zanlılar daha işin başından itibaren suçlu muamelesine tabi tutulmuşlardır. Bu dönemde yargılananlar önce zihinlerde mahkum edilmiş ve yargı kararları sonradan tesis edilmiştir.
  • 12 eylül sorgularında susma hakkını kullanmayı başaranlar (ki bu sorgulamalar çoğunlukla işkence eşliğinde yapılmaktaydı) hakkında susmanın militan tutumu olduğu gerekçesiyle bu kez de “susmaktan sanık” durumuna getirilmişlerdir. Sıkıyönetimin savcıları tarafından hazırlanan pek çok iddianamede bu ithamlar açıkça yer almıştır.
  • Sanık-avukat görüşmeleri, askerlerin gözetim ve denetiminde 2-3 dakikalık sürelerle sınırlanmış ve konuşmalar idarece dinlenmiştir.

Dipnotlar

  1. Bianet'te buna ilişkin 7 Haziranb 2011 tarihinde EKN rumuzlu yayınlanan yazının başlığı şöyle idi: Evren Sorgulandı Ama Asıl Sorular Sorulmadı
  2. Hamit Kapan ile ilgili haber Bianet'te yayınlandı.
  3. Böyle bir haber örneğin bir blogda bulunur.
  4. Listelere de link olan sayfam şu: http://ob.nubati.net/tr/yasam/dic.php
  5. 13.05.1971 tarihli 1402 sayılı Kanun, Madde 13 – (Değişik : 19/9/1980 - 2301/5 md.) şöyle der: a) Sıkıyönetim ilan edilen bölgelerde, sıkıyönetim ilanına neden olan olaylara ilişkin suçları 2249 sayılı Kanunla değişik 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkındaki Kanunun 12 nci maddesinde yazılı suçları, sıkıyönetim ilanından en çok üç ay önce işlemiş olanlarla... sıkıyönetim askeri mahkemelerinde bakılır.
  6. Alıntılar için değişik kaynaklar mevcut. Bir tanesi Facebook'ta Russel Mahkemesi'ne ait bir sayfada
  7. 29 Haziran 1981 tarihli 2485 sayılı kanunla 160 kişilik bir Danışma Meclisi kuruldu. MGK 40 üye direk görevlendirdi. Geri kalan 120 kişi valilerin önerisi üzere gene MGK tarafından belirlendi.
  8. Uluslararası Af Örgütü: Adaletsizlik darağacına götürüyor, Şubat 1990. Bu rapor resim olarak Illustrated Reports of Amnesty International adlı sayfada sitemde hem İngilizce hem Türkçe olarak mevcut, rakamlar ilk sayfada. Sayfa 2'de Giresun Dev-Yol davasıyla ilgili alıntı ise şöyle: Erzincan Askeri Mahkemesi, 1984'te, Giresun Devrimci Yol üyelerinin yargılandığı davada, işkence altında alınan ifadelerin kullamlmasıyla ilgili bir karar aldı: "...işkence doğru yanıt almak için uygulanmaktadır. Eğer yanlış yanıtlar verilirse... işkence arttırılacaktır, çünkü amacı doğru yanıt almaktır. Bu durum sanıklar tarafından bilindiği için, mantıki sonuç... işkence gören kişinin doğru yanıtlar vermesidir. Yoksa işkence arttırılarak sürdürülecektir. Dolayısıyla, ifadelerin işkence altında alınmış olması ifadelerin yanlış oldugunu göstermez..." Bu davada 212 sanığın sekizi idam cezasına çarptırılmıştır." Konu ile ilgili ayrıca Toplu davalar ve idam cezaları isimli sayfama da göz atabilirsiniz
  9. Bu rapor sadece İngilizce olarak Illustrated Reports of Amnesty International adlı sayfada sitemde mevcut
  10. Alıntılar Facebook'tan alındı